|
|
maviADA "her şey insanla güzel,her şey insan için." |
|
roman üzerine |
mehmet güler |
||||
| sayı 1 NİSAN 2008 | |||||
yküden başka kuması olan yazınsal tür var mıdır, bilmiyorum. Dikkat ederseniz, öyküyü tanımlayanların hemen hepsi ne yapıp ediyorlar, öyküyü romanla karşılaştırıyorlar. Aslında karşılaştırma değil bu; öyküye bir rakip, daha doğrusu “kuma” bulma çabası. Şiirin, tiyatronun, denemenin, ne bileyim masalın, destanın böyle bir kuması yok. Üstüne kuma alan, daha çok kuması konuşulan öyküden daha talihsiz başka yazın türleri var mı?.. Öyküyle romanın karşılaştırılması, daha doğrusu öykünün üstüne kuma bulunması ne katar öyküye? Öykü adına bunu bir şans mı saymak gerekir? Bu ilişkilendirmeden öykünün kazanımları var mıdır? Yoksa öyküden neleri alıp götürür? Doğrusu üzerinde düşünmeye değer. Öykü adına olumlu bir bakış değil bu. Öykü üzerine kuma aramaya kalkışmak, başta öyküyü küçültür. Romanı yüceltir mi, orasını bilemem? Romanın öykü üzerine kuma kabul edilişi Orhan Kemal’in tanımında bile açıkça görülüyor: “Hikaye, bende romana geçişte bir merhale oldu.” Orhan Kemal, her şeyden önce bir vefa adamıdır. Öykünün en içten dostudur. Yazın dünyasına şiirle, ardından öyküyle girmiştir. Böylesi bir kalem erinin öyküyü "romana geçişte bir merhale" olarak görmesi öykü tarafından hoş görülebilir mi? Öykü, romanın bir minyatürü, alt basamağı olarak kabul ediliyor genelde. İlk kalem alıştırmalarının öyküyle yapılacağı, ustalaştıktan sonra romana geçileceği gibi genel bir kanı var. Pek çok yazara bakın, edebiyata öyküyle girmiş, sonra da romanda karar kılmıştır. Orada başarılı olduktan sonra da dönüp bakmamışlardır öykünün yüzüne. Yazarlarda görülen roman sevdası, gizli bir biçimde okurda da var. Tuğla gibi kalın kitaplar, uzun soluklu yapıtlar ona daha albenili geliyor. Kütüphanesindeki kitapların niteliğiyle değil de niceliğiyle ilgilenenler çoğunlukta. Böyle olunca yozlaşma ivme kazanıyor. Kalın kalın romanlar okunmak için değil, rafları doldurmak, evin baş köşesinde kırıtmak için var olmaya başlıyor. Roman alanını genişlettikçe öyküyü sıkıştırıyor, giderek onu yok ediyor. Bir öykücü, niceliğe sevdalı okurların derekesine düştü mü kötü. Yazma konusunda kendi içinden gelen sesi değil, okurlardan gelen sesi dinlemeye başlamıştır artık. Yazın dünyasında popülizme düşmektir bu. Nitelikten çok niceliğe önem vermektir. Tecimselliği, ünü erek olarak seçmektir. Tüm bu kazanımları-eğer kazanımsa- öykünün üstünden yapmaktır. Yazın dünyasına öykü sevdasıyla giren, o basamağı çıktıktan sonra tecimselliği öne alan öykücüler var. Tecimsellik öyküden çok romanda gizli. İlk ilan-ı aşkı öyküye yapan, kısa süre sonra etli butlu, pembe bez tenli romana sevdalanan yazarları öykü bağışlamaz. Üstüne kuma getireni kim alkışlamıştır ki öykü alkışlasın? Acemilik dönemini öyküye, kalfalık dönemini öykü/romana, ustalık dönemini romana ayıran yazarların balık etli son sevgilileriyle övünüp çalım satmalarını ilk aşklarına bir ihanet olarak görüyorum. Açık söyleyeyim ki romanı severim. Hem de ilk göz ağrım öykü kadar severim. Ama kumalaşan romanı sevmem. Aynı anlayışla üreten yazarı da. Belli bir kuşkuyla bakarım onlara. Yazar da roman da birilerinin hakkını yemiş, sonra da gelip başköşeye oturmuş gibi gelir bana. Öyküyle yazın dünyasına girmiş biri roman da yazamaz mı. Uzun soluğu, uzun kurgulama gücü buna elveriyorsa romanın geniş sularında kulaç atamaz mı? Elbette ki atar. atmalı da. Ama ihanet derekesine varan bir vefasızlık örneği vererek değil. Öykünün sırtından romana pirim yaptırarak hiç değil. Roman da, öykü de kendi yatağında gelişmeli. Birbirine kuma olmadan. Birbirinin hakkını yemeden. Ta ilk günden itibaren üstüme kuma gelecek korkusuyla yaşayan bir öyküyü mutlu saymak olası mı? Başka türlerin böylesi bir korkusu yok. Bu korku öyküye özgü. Bu yüzden şanssızdır öykü. Sonradan kuma görmüş evliliklerin hangisi şanslıdır ki öykü şanslı olsun. Öykü-roman ilişkisinde hep öykü kaybediyor gibi geliyor bana. “Az nereye, çoğun yanına” örneğine benziyor. Öyküden kesilip romana ekleniyor pek çok şey. Oysa bağımsız iki tür bunlar. Şanssızlığı romandan daha az oylumlu olması. Üstelik öykü romana göre daha yaşlı. Bunları doğuran tarihsel koşullar da farklı. Öyleyse, öykü romanın gölgesinde tanımlanmamalı, bağımsız bir tür olarak ele alınmalı. Öykü tam anlamıyla bağımsızlaşamadığı, romandan sınırlarını tümden ayırmadığı, aradaki gemileri yakmadığı sürece, romana geçmek isteyen yazarların ilk kalem alıştırmaları olarak görülüp duracaktır. Romanın gölgesinde kalacaktır. Üstüne gelecek kumayı bekleyip duracaktır. Bu da öykünün aşağılık kompleksini geliştirecektir. Yaşanan genelde bu. Görülen o ki, her yazınsal türün kuması yok, ama öykünün var. Hem de etli butlu. Alımlı, vamp bir kadın. Kendinden zayıf, küçük gözüken öyküye hiç acımayan bir kuma. Bu yüzdendir ki pek çok öykünün evini yıkmış, ocağını söndürmüştür kumalaşan roman. Üstüne kuma getirilen öykü kolay kolay belini doğrultamaz. Kumalar daha çok sevilmek ereğiyle alınırlar. Genç bir kuma doyumsuzluğunu yaşayan romanın, sevgilisini bazı geceler öykünün odasına göndermesi beklenemez. Örneğin, Yaşar Kemal’i, Adalet Ağaoğlu’nu, Selim İleri’yi bu saatten sonra yeniden öyküye kazandırmak kolay mıdır? İyi bir öykücü olan Cemil Kavukçu'nun romanla kırıştırmasını o güzelim öyküleri alkışlayacak mı? Kurşun yatağından çıkmıştır artık, geri dönmez. Amatörlüklerini öyküye, ustalıklarını romana ayıran bu ve benzer yazarları öykü dünyasının saygıyla, minnetle anacağını sanmıyorum. Bir yazar, öyküyle mi girdi yazın dünyasına, yine öyküyle çıkmalı derim. Hem de amatörlük ruhunu hiç yitirmeden. Tomris Uyar bunlardan birisiydi. Tüm yazınsal türler gibi öykü de sevildikçe, üzerine titrendikçe güzelleşir. Terk edilerek, üstüne kuma getirilerek, değişiklik olsun diye ara sıra da dönüp yatağına girilerek o sevilmez. Sevgisizlik de onu geliştirmez. Genelde ilk göz ağrımızdır öyküler. Onları çocuk doğuramamış yaşlı, dişi düşük kadınlar derekesine düşürmek, üstlerine kuma getirmek bir haksızlık. Öyküyü bu derekeye düşürenleri gördüğümde, öyküyle roman kardeş değil de iki kuma mı yoksa dediğim anlar çok oluyor. Haksızlığa, vefasızlığa uğramış öykünün sessiz ağıdını duyduğum anlar da.. Sonradan romanla flört edip, bu alanda da başarılı olmuş, ama yine de öykücü kalmış bir Sait Faik’i, Sabahattin Ali’yi bugünkü yazın dünyamızda bulmak o kadar zor ki. Öykü’nün bu kadar şansı da olmasa, kumalar tümden yiyip bitirecek onu... ÖYKÜYLE ROMANI YARATAN GERÇEKLER Çağdaş öyküyü “halk öykü geleneğine bağlamak ne kadar yanlışsa, o gelenekten koparmak da o kadar yanlış geliyor bana. Halk öyküleri, XV ve XV1. yüzyılda sahneye çıktı ve daha özgür dönemlerde destanların yerini aldı. Halk öykülerinin en gelişmişi, en lirik olanı, Oğuz Türklerinin Kuzey Anadolu’da yarattıkları Dede Korkut Öyküleri’dir. Bu öykülere Köroğlu, Kerem ile Aslı, Aşık Garip, Leyla ile Mecnun, Tahir İle Zöhre, Elif ile Mahmud, Asüman ile Zeycan, Kan Kalesi, Hazreti Ali'nin Cenkleri... gibi halk öykülerini de ekleyebiliriz. Bu öyküleri köleci, feodal dönemlerde halk doğurdu. Kapalı ekonominin sözlü ürünleridir bunlar.
Romanın Doğu toplumlarında çıkmamasına karşın, halk öykülerinin Doğu toplumlarında önemli bir yer tutması, bu iki yazınsal türün farklı döl yataklarının olduğunu, farklı kanallardan aktığını düşündürmüyor mu? Thomas Mann, bu konuda şöyle diyor: “Romanı biçim ve kültür tarihi bakımından destanın feodalizminden ayırıp, onu çağımızın en önde gelen sanat biçimi, modern sanatın kalıbı halinde sokan da, halka yakınlığı ve doğuştan demokratlığıdır. Romanın 19. yy.da İngiltere’de, Fransa’da, Rusya’da ve başka bazı ülkelerde şaşırtıcı bir parlak devir yaşaması rastlantı değildir. Bu, romanın, çağa uygun demokratlığı ile modern hayatın anlatım çabasına tabii bir şekilde uyuşu, kendisini çağın temsilcisi sanat biçimi saydırışı, toplumsal ve psikolojik konulara tutkusuyla bağlıdır. Roman, modern sanat eseri olarak, ‘şiir’ basamağından sonraki ‘eleştirme’ basamağını temsil eder. Romanın destana karşı durumu, ‘yaratıcı bilincin’, bilinçsiz yaratma’ya karşı durumu gibidir.” Roman "yaratıcı bilinci" temsil ederken, destanın "bilinçsiz yaratmayı" temsil ettiğini söylüyor. Peki, halk öykülerini(hikâyelerini) hangi kategoriye sokmak gerekir? Destanla roman arasında durduğu için, olsa olsa "yarı bilinçli bir yaratmadır" o. Türk kültürü "halk hikâyeciliği" açısından oldukça varsıl. Destan çağından çıkan Türk toplumu, uzun bir dönem halk hikâyelerini önemsemiş, onları ağızdan ağıza taşıyarak işleyip geliştirmiştir. Bu hikâyeler bize Batı'dan gelen modern öyküye öncülük etmemiştir. Ama onun gelişmesinin önüne set de çekmemiştir. Hatta belli bir kolaylık bile sağlamıştır. Türk öykücülüğünün ilk yılları Batı'dan alınan modern öyküyle, halk hikâyelerinin birbirine aşılanması, emiştirilmesi biçiminde geçmiştir. SONUÇ Modern öykü bize Batı'dan geçmiştir. Romanla öykünün kültürümüze eklenişi at başı birlikte gider. Batı'da öykünün tarihi romanın tarihi kadar eskidir. Bu iki tür zaman zaman birbirinden etkilenseler, kesişseler de bağımsız gelişirler. Herkes kendi koşullarında kendi yatağından akar. Sırf küçük oylumlu olduğu için öyküyü romanın çömezi durumuna düşürmek, bir büyük ülkenin küçük ülkeyi yağmalamasını seyretmek gibidir. Öykü, romanı üstünde kuma gibi görmediği, özgürlük bayrağını dalgalandırıp kendi şarkısını söylediği zaman, kuşku yok ki daha sağlıklı gelişecektir. Bu bağımsızlık öyküye yarar sağladığı kadar da romana yarar sağlayacaktır. Ezen, sömüren ülkenin haksızlık sendromundan kurtaracaktır onu.
|
|||||
|
|
Bize
Gelenler:![]() |
Yaz 2008 çıktı...
İçindekileri
|
|||